Sinema'nın doğuşu
Yedinci Sanat’ın mucidi olarak bilinen Fransız bilim adamı Louis Lumiére, şu sözü tekrar etmeyi seviyordu:
“Sinema fotoğraf sanatının bir dalı değildir.”
Lumiére böyle konuşuyordu ama devam eden hareketlerde çekilen fotoğrafların arka arkaya ve hızlı biçimde döndürülmesinin nasıl efekt vereceğini merak ederek sinema sanatının ilk çimentosunu atan çeşitli yaratıcıların varlığından da haberdardı. Bu yüzden 19. yüzyılın sonuna doğru “sinema” ile tanışan seyirciler, daha bu adı kullanmadan izledikleri “şey”i “oynayan fotoğraflar” ya da “hareketli fotoğraflar” olarak tanımlıyordu. Çünkü Lumiére kardeşlerden önce de, 1800’lü yılların başlarından itibaren gerçekleşen hareketli fotoğraflı gösteriler Avrupalıların belleğindeydi. Joseph Plateau, Peter Mark Roget, Emile Reynaud, Etienne Jules Marey (Chronophotographe’ın yaratıcısı), Thomas-Alva Edison (Kinetographe’ın mucidi) gibi onlarca bilim adamı, Lumiére kardeşlere (Louis, Auguste ve Antoine) büyük bir miras bırakmıştı.
Her şey nasıl başladı?
Yirminci yüzyılın başlarında Lumiére kardeşler “sinematograf” denilen aygıtla, hareketli görüntüleri düzenli bir şekilde ilk kez pelikül üzerinden akıtmayı başardıklarında “hareketli illüzyon”a zaten alışık olanlar pek şaşırmadı ama dünya için bir dönemin başlangıcı oldu bu buluş.
İlk filmler açık havada çekildi. Ne senaryoları vardı ne de yöneticileri. Bunlar; belgesel türde röportaj filmleri (Trenin Ciotat İstasyonu’na Girişi, Bahçesini Sulayan Bahçıvan), belgeseller, günlük hayattan sahneler saptayan filmler (Bebeğin Öğle Yemeği) ve aktüalite filmleriydi (Arabaya Binen İtalya Kralı ve Kraliçesi, Çar II. Nikola’nın Taç Giyme Töreni).
Teknik olarak görüntüleri saatlerce akıtmanın mümkün olduğu ortaya çıkınca, beyaz perdede bu görüntülerle belirli bir öykü de anlatılabileceği anlaşıldı. Fransız yönetmen Georges Méliés, Lumiére kardeşler tarafından “ticari geleceği olmayan ve bilimsel bir merak konusu” olarak görülen bu yeni tekniğin önündeki parlak geleceği farketti. 1914’e kadar 400’den fazla (bazıları 700 metre uzunluğunda) film çekti. Bunlardan 1902’de çekilen “Aya Seyahat”, ticari değer taşıyan ilk gösteri filmi olarak kabul edilebilir. Bugün bile kullanılmakta olan sinema tekniklerinin çoğunu George Méliés’ye borçluyuz.
#yenisayfa#
Tiyatro eserleri ve romanlardan uyarlama dönemi
Film pazarı önceleri Fransızların elindeydi. Zanaat aşamasını geçen Charles Pathé, 1900’de Vincennes’de bir film şirketi kurdu. Bu firma yalnız çekim ve gösterim malzemesi üretmekle kalmıyor; ham film üretiyor, filmlerin banyo edilmesi için atölyeler kuruyor, hemen her yanda stüdyolar inşa edip, kendi filmlerinin dağıtımını yapıyordu. Bu gelişmeler Léon Gaumont’un ve “Eclair” şirketinin, Charles Pathé’yi izleyerek sektöre girmelerine yol açtı. 1908 yılından I. Dünya Savaşı öncesine kadar, filme alınan tiyatro eserleri modası yaşandı. Fransız tiyatrosunun neredeyse tümü filme çekildi.
Fransa’daki gelişmeye paralel olarak İtalya, Rusya ve İsveç’te; hatta Osmanlı İmparatorluğu’nda sinema için ciddi adımlar atıldı. Osmanlılar belki de gölge oyunu Karagöz-Hacivat’a aşina oldukları için bu yeni buluşu çabucak bağrına bastı. Öyle ki Lumiére kardeşlerin 28 Aralık 1895'deki ilk gösteriminden birkaç ay sonra, Yıldız Sarayı'nın hokkabazlarından Bertrand'ın çalışmaları sonucunda 1896‘da ilk sinema gösterimi yapıldı. Bunu diğerleri izledi ama zamanın padişahı II. Abdülhamid‘in kendisine yapılabilecek olası bir suikastı önleyebilmek amacıyla İstanbul‘a elektrik bağlanmasına izin vermemesi, ilk yerleşik sinemanın açılmasını 1908 yılına erteledi.
Tiyatro modasının ardından sine-roman modası başladı. Victorien Jasset “birkaç bölümlü” seri filmleri icat etti ve Eclair firması için 1908’de büyük başarı kazanan ilk “polisiye” serisini; Nick Carter’ları, ardından Zigomar serisini ve 1913’de Protéa’yı çekti. Jasset hemen her yere çıplak kadınlar koyan, akılcı ve nevrozlu bir yönetmendi. O dönemin bir diğer önemli yönetmeni ise (Fantoma serisi: Judex, Vampirler) “seri” ve sine-romanlar çeken Louis Feullade. Yönetmen, sonraları İki Küçük Kız ve Yetim Kız olmak üzere iki film daha çekti.Yine de, üretime sine-romanlardan çok güldürü filmleri egemendi. Fransız Güldürü Okulu bu konudaki üstünlüğünü dünyaya kabul ettirdi. Bu yıllarda sinema hemen her yerde gelişimini sürdürdü. Danimarka, İsveç (Sjöström ve Stiller’in yönetmenlikleri sayesinde) ve özellikle yapımcıların doğal dekor ve sinema yöneticiliğinin tüm olanaklarını sonuna dek kullanabildikleri İtalya bunların başında gelir. Amerika Birleşik Devletleri’nde ise Griffith, Ince ve Mack Sennett gibi iyi yönetmenler, etkileyici sahneye koyma denemelerine giriştikleri uzun metrajlı filmler çektiler.
İlk sinema tekeli
Griffith, Ince ve Mack Sennett, o dönem sinemasının üç büyük yapımcısının (Aitken, Adam Kessel ve Charles Bauman) denetimindeki üç ayrı şirket adına tek bir şirket kurdu. Bu yeni şirket, 1915-1917 arasında 400 film çekti ve ABD ile İngiltere’de 4500’den fazla sinema salonunu denetler duruma geldi. Bu hızlı yükselişe rağmen, 1917’te Griffth’in "Hoşgörüsüzlük" adlı filminin uğradığı ticari başarısızlığın ardından dağıldı. Muazzam bir servete malolan bu film, çekildiği dönemde vasat kabul edildi ancak bugün sessiz sinema sanatının en büyük eserlerinden ve sinemanın başyapıtlarından biri sayılıyor.
#yenisayfa#
Bu üç şirketin oluşturduğu konsorsiyumun yaşamı kısa sürdü ama, yeni boyutlarla (dramatik etkiler, gerilim, sanatsal araştırma, düşünce) zenginleştirdiği Amerikan sinemasına yaptığı katkı, ona fevkalade saygın bir yer kazandırdı. Mack Sennett, komedinin büyük ustalarını keşfetti: “Şaşı” filmiyle Ben Turpin, “Şişko” filmiyle Fatty, “Hiç Gülmeyen Adam” lakabını kazanan "Denizci", "General" ve özellikle başyapıtı olan "Konukseverliğimiz" filmleriyle bugün hâlâ güldüren Buster Keaton, Harold Lloyd, Harry Langton, herkesin sevgisini kazanan, tüm dünyanın Şarlo diye tanıdığı, yavaş yavaş ünlü Max Linder’in yerini alan büyük komedi ustası Charlie Chaplin. Chaplin, kişiliğini bir dizi önemli ve unutulmaz kısa metrajlı filmle kabul ettirdi: Köpek Hayatı, Şarlo Asker, Kırda Aşk, Şarlo Hacı ve hepsinden önemlisi en eğlenceli, en etkileyici filmlerinden biri olan Yumurcak.
Savaş sırasında Fransız sineması geriledi. Pathe, fabrikasını rakip firma Kodak’a sattı ve üreticilerin çoğu yabancı film ithal etme zorunluluğuna boyun eğdi. Ancak bu yıllarda çekilen bazı filmleri hatırlatmakta yarar var: Germaine Dulac’ın 1917’te Stasya Napierskaya’yla çevirdiği Acımasız Güzel Kadın, Jeanne Marken’le çevirdiği Gerçek Servet (ya da Gizemli Geo) ve 1918’de Louis Delluc’ün nişanlısı Eve Francis’le çevirdiği Dr. Tube’un Çılgınlığı, Harabe Çiçekleri, Saat Onun Gizemi, Yamaçtaki Deli.
Amerikan sinemasının izleri
Amerikan sinemasının yayılması karşısında İtalya’nın üretimi yavaş yavaş geriledi ve 1916’da uluslararası ticaretteki durgunluğa paralel olarak durakladı. “Büyük Gösteri” türünde tarihi filmler yapmakta direnen bir-iki yönetmenin dışında kalan Nino Martiglio gibi yönetmenler, günlük yaşamı dekor olarak kullanan küçük bütçeli filmler çevirdiler (Kayıp Karanlık-1914, Terese Raquine-1915). Geriye kalanlar ise seyircinin güçlü duygular peşinde koşma ve rüya alemine dalarak günlük yaşamı unutma arzusunu körükleyen filmler yaptılar. Bunlar vampların hüküm sürdüğü, kadınlara adanmış diva filmleriydi.
İsveç Sineması da, Amerikan sinemasından darbe almadan önce, Yedinci Sanat’ın gelişmesinde bir dönüm noktası oluşturan ve çok önemli izler bırakan birkaç başyapıt yarattı: Sjöström’ün Kanun Kaçağı ve Karısı (1917) ve Hayalet Araba (1920) filmleriyle, Stiller’in Arne’nin Hazinesi (1919), Gösta Berling Efsanesi (1923) filmleri bunlardan bazılarıydı.
Savaşın başlangıcında Rusya’da yurtseverlik temalarını işleyen çok sayıda önemli film yapılmıştı. Ancak askeri gelişmeler hızla bir felakete dönüşünce, sinemacılar farklı türlere yöneldiler. Kimileri polisiye ya da düpedüz pornografi türünde kaçış filmleri çevirdiler. 1916’da çoğu uzun metrajlı 500’den fazla film çekildi. Bu dönemde Tolstoy, Dostoyevski, Puşkin gibi büyük Rus yazarlarının romanlarından esinlenen filmler de vardı.
#yenisayfa#
1. Dünya Savaşı Fransız sinemasının gerilemesine yol açarken, bu durum yıldızı bir daha hiç sönmeyen Amerikan sinemasına yaradı. Bağımsızlar denilen grup, 1914’ten başlayarak Amerikan film piyasasına hakim oldu ve 200 nüfuslu, küçük bir yerleşim merkezinde; Hollywood’da şirketler kurdu. Öte yandan İsveç, İtalyan ve Ayzenştayn (Eisenstein) ile Rus sineması önemli atılımlar yaptı. Sonraki yıllarda Hollywood’da da film çeken Ayzenştayn, sinema sanatına ilk kez kurguyu getirerek Potemkin Zırhlısı ile neredeyse bir sinema devrimi yaptı. 1905 ihtilalinde bir gemideki ayaklanmayı anlatan ve liman kenti Odessa’da geçen film, uzun süre tüm zamanların en iyi filmi olarak anıldı. Ayzenştayn gibi Yeni Dünya’nın cazibesine kapılıp Amerika’ya, yani Hollywood’a giden sinemacı sayısı hiç de az değildi Avrupa’dan. O gün yerleşenler Hollywood’un bugün dünyanın dev sinema endüstrisinin kalbi olacağını biliyorlar mıydı? Belki.
Yedinci Sanat’ın serüveni ilk günkü hızından hiçbir şey kaybetmeden devam etti ve Hollywood, kurulduğu günden başlayarak giderek güçlendi, dünya sinema endüstrisinin merkezi oldu.
#yenisayfa#
Türk sinemasının ilk ustası: Muhsin Ertuğrul
O sinemamızın bir dönem, tek adamıydı. Aslında adı Türk tiyatrosuyla birlikte anılır, ancak sinemaya yaptığı katkılar da önemlidir. Türk tiyatrosunun kurucusu olan Ertuğrul Muhsin ya da Türkiye’de alışılagelmiş adıyla Muhsin Ertuğrul, tam 17 yıl boyunca Türkiye’de film yapan tek kişi oldu. 1922-39 yılı arasında Nazım Hikmet’in yaptığı birkaç kısa filmin dışında kimse film çekmedi. Onun sinemacı ve tiyatrocu olmasına en büyük katkı Nazım Hikmet’ten geldi. Ünlü şair, 1925 yılında Sovyetler Birliği’ne birlikte gittiklerinde, Muhsin Ertuğrul’u dönemin önemli isimleri Mayerhold ve Stanislavski ile tanıştırdı.
1923 yılıyla başlayan ve Muhsin Ertuğrul tarafından tek elden yürütülen bu dönem; çekilmiş onlarca filme karşın, sinema dilinin oluşmadığı, tiyatro kokulu filmlerin üretildiği bir dönem olmaktan ileri gidemedi. Muhsin Ertuğrul, birbiri ardına üç film çekti. İlki Halide Edip Adıvar'dan uyarladığı Ateşten Gömlek'ti. Kurtuluş Savaşı'nı konu alan bir ilk filmdi. Filmin bir diğer özelliği de, ilk kez Türk kadınlarının rol almasıydı.
#yenisayfa#
Cumhuriyet'in ilanının Müslüman Türk kadınlarına çalışma özgürlüğü tanıması sonucunda, Bedia Muvahhit ve Neyyire Neyir'le yeni bir dönem açıldı. Bir Millet Uyanıyor (1932), Aysel, Bataklı Damın Kızı (1935), Leblebici Horhor (1934) bu dönemin dikkat çekici filmleri arasında sayılabilir. Lebleci Horhor, Venedik 2. Uluslararası Film Şenliği'nde aldığı onur diplomasıyla, Türk sinema tarihine yurt dışından gelen ilk ödülün sahibi olarak geçti.
Muhsin Ertuğrul'un 1931 yılında çevirdiği İstanbul Sokaklarında adlı film, Türk sinemasının ilk ortak yapımıydı. Mısır ve Yunanlıların işbirliğiyle çekildi. Semiha Berksoy, Talat Artemel, İ. Galip Arcan gibi Türk oyuncuların yanı sıra; Mısırlı Azize Emir, Yunanlı Gavrilides'in başrollerini paylaştığı filmin seslendirme işlemi Paris'teki Espinay stüdyolarında yapıldı. Bu nedenle, İstanbul Sokaklarında, sessiz çekilip, sonradan dublaj sistemiyle seslendirilen ilk film olarak da nitelendirilebilir. Ayrıca 1953’te Halıcı Kız adlı ilk renkli filmi çekmiştir.
Dâr-ül-bedayi (tiyatrocular) oyuncularının (Atıf Kaptan, Ferdi Tayfur, Mahmut Moralı, Hadi Ün, Hazım Körmükçü, Sait Köknar, Ercüment Behzat Lav) egemen olduğu dönemde çekilen Bir Millet Uyanıyor, Muhsin Ertuğrul'un en önemli filmi kabul edilir. Türk sinema tarihinin de ilk yüz akı filmlerinden biridir. Ve ilk kez bir oyuncu halk tarafından tanınıp öne çıkar. Bu oyuncu Yahya Kaptan rolünü üstlenen Atıf Kaptan'dır. Ertuğrul, Kaçakçılar'la çalışmalarını sürdürürken, İpek Film Şirketi de Nişantaşı'nda ilk sesli stüdyoyu kurar. Aynı yıl, Sinema Filmlerinin Kontrolü Hakkında Talimatname de yürürlüktedir.
Muhsin Ertuğrul’un çektiği 29 filmden bugün elde kalanların sayısı ne yazık ki 5’i geçmiyor. Bunların üçü Türk Sinematek’inin, ikisi de Devlet Film Arşivi’nin elinde. Elde kalan bazı kopyaların ise, örneğin Cici Berber, Karım Beni Aldatırsa ve Bir Kavuk Devrildi’nin özel bir koleksiyoncunun elinde olduğu biliniyor.