Fotoğrafın genel bir tanımını, niçin önemli olduğunu ve fotoğraftan ne anlamamız gerektiğini anlatır mısınız?
Fotoğrafın tek bir tanımı yok aslında. En bilinen tanımı, ışıkla yazı yazmak. Öte yandan fotoğraf bir dokümantasyon aracıdır, bir reklamasyon aracıdır; bir kendini ifade aracıdır. Fotoğraf, hem toplumsal bir belgedir, hem de kişisel bir belgedir. Fotoğraf bir dokümantasyon aracı olabileceği gibi, aynı fotoğraf bir sanat fotoğrafı olarak da değer kazanabilir. Aslında, belirli bir noktadan itibaren tanımlar birbirinin içine girmeye başlar. Bugün için benim kişisel tarihim olarak kabul edilebilecek bir durum, 10 yıl sonra toplumsal bir belge niteliğine dönüşebilir. Dolayısıyla fotoğraf; insanın gerçeği saklamak, yarına aktarmak arayışının somut bir göstergesidir. Bu da fotoğrafın omuzlarına çok ciddi anlamda bir gerçeklik yüklüyor.
Hâlen toplumun önemli bir kesiminde, bir fotoğrafa bakıldığında o fotoğrafın gerçeğin kendisi olduğu duygusu yaygındır. Oysa fotoğraf manipülasyona çok açıktır, hatta fotoğrafın kendisi bir manipülasyondur. Çünkü onu çerçevelersiniz, kadrajlarsınız. Çünkü fotoğrafçı kendi özgün bakışıyla bir objektif kullanır, filmini ona göre kullanır, siyah beyaz ya da renkli oluşu, yüksek ASA'lı olup da grenli olması, fotoğraf çekerken kullanacaklarınız ve ışık dramatizasyonunu ayarlar. Fotoğrafçı birçok şeye kendi yorumunu katacağından, fotoğraf saf bir gerçeklik değil de, fotoğrafçının kendi algısında ortaya çıkan bir gerçeklik olarak kabul edilmelidir.
Peki her fotoğrafçı aynı zamanda bir sanatçı mıdır sizce?
Her fotoğrafçı sanatçı değildir, bazı fotoğrafçılar sanatçıdır. Bu bizim gibi ülkelerde hâlâ aşamadığımız sorulardan biri. Bazı fotoğraflar sanattır, bazıları değildir. Bazı fotoğrafçılar sanat fotoğrafçısıdır, bazıları değildir. Salt dokümantasyon üretirler ve böyle bir iddiaları yoktur.
Reklam fotoğrafçılarına günümüz medyasında "fotoğraf sanatçısı" diye hitap edilir; onlar fotoğraf sanatçısı değillerdir, fotoğraf icracısıdırlar. Tıpkı basın fotoğrafçıları gibi. Zaman zaman tüm bu bahsettiğimiz işlerle uğraşanlar sanatsal bir içeriğe ulaşabilirler, bunun kararı toplumun içinde verilir, toplum onu sanat olarak kabul edebilir. Bu nokta da tartışılabilir, ama bunların dışında kendini ortaya koyabilmek, sanatsal bir ürün ortaya koyabilmek için fotoğraf üreten fotoğrafçılar vardır. Bana kalırsa fotoğraf sanatçısı sadece onlara denir, denmelidir.
#yenisayfa#
Fotoğraf, bakış açısını nasıl geliştiriyor?
Bir; evet geliştiriyor. İki; fotoğrafçıyı deforme ediyor. Geliştiriyor derken, yıllar içerisinde görsel algı ve görsel bellek konusunda fotoğrafçılarda ciddi bir gelişme oluyor, artık baktığınız görüntüler sizin için rahatlıkla bir fotoğraf karesine dönüşebiliyor, neyin fotoğraf, neyin fotoğraf olmayacağını daha rahat kestirebiliyorsunuz. Fakat bir yandan da görüntüler karşısındaki saf duruşunuzu kaybediyorsunuz.
Fotoğraftan anlamayan birinin fotoğraf inceleyerek görsel bakışını geliştirme imkânı var mı?
Tabii. Fotoğraf eğitiminin en önemli aşamalarından biri "göz eğitimi" dediğimiz şey. Göz eğitiminde çok sayıda usta fotoğrafçının fotoğraflarına bakarak eğitim yapılır, bol bol albüm karıştırmak, bol bol internette ilgili sitelerde gezinerek fotoğrafların nasıl çekildiğini görmek, araştırmak, düşünmek, bunların çözümüne ulaşmak faydalıdır. Çünkü fotoğrafların ortaya çıkışı da birer problem gibidir.
Göz eğitimi, temel fotoğraf eğitimiyle birleştirilirse çok önemli bir amatör adım atılmış olur. Ondan sonrası fotoğrafçının tümüyle tecrübe kazanmasıyla ilgilidir.
Temel fotoğraf eğitiminin aşamalarını, basamaklarını anlatır mısınız? Bir amatör, aşama aşama nasıl öğrenir fotoğrafçılığı?
Fotoğrafçılığın amatör anlamda öğrenilmesinin birbirine benzeyen iki metodu var aslında. Bizim kullanmadığımız metotta, öncelikle insanlara fotoğraf makinesi anlatılır; makinenin parçalarının ne olduğunu, objektifin, diyaframın, enstantanenin ne olduğu, ne işe yaradığı anlatılır, film çeşitleri anlatılır. Buradan detaylandırarak fizik bilgisi, ışık ve renk bilgisi verilir. Eğer karanlık oda eğitimini bunun içine katacaksanız, kimya bilgisini aktarırsınız. Bütün bu bilgileri birleştirdiğiniz noktada da çekim gezileriyle öğrenilenleri pratiğe aktarır, eğitimi neticelendirirsiniz.
Biz bunun tersini alıp, aynı yöntemi sondan başa doğru uyguluyoruz. Yeni gelen insanları önce karanlık odaya sokuyoruz. İlk dersimizde, genel fotoğraf duygularını algılamaya çalışıyoruz insanların. Ne düşünüyorlar diye. Fotogram dediğimiz yöntemlerle, katılımcılara fotogram yaptırarak, önlerinde görünen herhangi bir obje yokken topladıkları nesnelerle bir hikâye oluşturmaya çalışmalarını sağlıyoruz ve bu hikâyeyi oluştururken, bunları o karanlık odadaki kırmızı ışığın büyüsünde yaptırmaya çalışıyoruz. Bu süreç hakikaten büyülü bir süreç ve yeni başlayan insanları bu çalışmaya yönlendirmekte de gerçekten çok olumlu sonuçlar veriyor. Gelip geçen bir heves olmasındansa, derinleşen bir istek hâline geliyor fotoğraf çekmek. Karanlık odadaki kimya bilgisiyle, fotoğraf çekimindeki fizik bilgisini eşgüdümlü olarak vermeye çalışıyoruz. Dolayısıyla ikisi birbirinden çok ayrılmıyor ve fotoğrafın içinde iki unsur olarak kalıyor.
#yenisayfa#
İlk derste karanlık odaya giriyorsak, ikinci derste ışığı ve rengi anlatıyoruz. Bir sonraki derste karanlık odada film yıkama, kart basmayı öğretiyorsak, tekrar filmleri anlatıyoruz; dolayısıyla kimya ve fizik ayrı ayrı bölümler olarak değil de, iç içe geçmiş bölümler olarak insanlara aktarılıyor. Bu uzun süreli eğitimlerimizde (3 ay) kullandığımız bir metot. Beş haftalık kısa eğitim dönemlerinde ise klasik metodu uyguluyoruz.
Fotoğrafa yeni başlayanlara neler tavsiye edersiniz? Örneğin; nasıl bir makine almalılar öncelikle, standart analog bir makine mi, yoksa dijital mi?
Benim önerim kararlarını mutlaka, kursa başladıktan 1-2 hafta sonra versinler. Çünkü orada fotoğrafçı adayları ne yapmak istediklerini yavaş yavaş anlamaya başlıyorlar, ihtiyaçlarının ne olduğunu görmeye başlıyorlar. İlk aşamada fotoğrafçı olmak isteyen birine yarı elektronik bir makine al demek ne kadar yanlışsa, dijital bir makine al demek de o kadar yanlış. Biz kursa gelen katılımcılara dış çekimlerde ve derslerde kullanmak üzere Canon AE 1’ler veriyoruz. Ders boyunca kullanabilirler. Diyoruz ki, siz bu makineyle bir başlayın, ihtiyaçlarınızı saptayın - ki biz seve seve rehberlik ederiz - sonra karar verin. Bu bütçenizle ilgili bir şey, ne tür fotoğraflar çekmek istediğinizle ilgili bir şey, profesyonelleşmek isteyip istememekle ilgili bir şey.
Bütün bu bileşkelerin cevapları birkaç hafta sonra ortaya çıkıyor. Ona göre insanlar seçim yapıyorlar. Örneğin bir Zenith’le başlayabilirler, hiçbir sakıncası yok. Bence, birkaç ay rahatlıkla kullanılabilecek bir makinedir. Ya da ekonomik durumları iyidir ve ben bunu değiştirebilirim dedikleri noktada iyi bir dijital makineyle başlayabilirler. İlk aşamada filmleri ve kimyasal gerekleri öğrenebilecekleri bir makine, bence, her zaman için tercih sebebidir. Dijital makine kullanmayı, bu temeller üzerinden fotoğrafa başladıktan sonra tavsiye ederim.
Vakfınızın amaçlarını özetleyebilir misiniz? Ne tür olanaklarınız var? Neler sunuyorsunuz?
Vakıf her ne kadar "Vakıf Girişimi" olarak devam ediyorsa da sistem, kurulduğundan beri var olduğu gibi devam edecek. Biz yönetim kurulu süreçleri yaşayan, vakıf başkanı olan bir kurum değiliz, olmayacağız; olmak da istemiyoruz. Buradaki sistemde, bilen bilmeyene anlatır. Tek düsturumuz bu.
Bizim burada ortak hedeflerimiz var. O hedefler, bizim dışımızdaki insanlardan karşılık bulduğunda katılım oluyor. Bu hedefler, elden geldiğince fotoğrafın kolayca yaygınlaşması ve fotoğrafa erken yaşlarda başlanması dileğiyle bir takım çalışmalar yapmak.
#yenisayfa#
Bunun için, çocuklarla yoğun çalışmalarımız var. Bence insanlar, çocuk yaşta fotoğrafa başlar ve bunu severek sürdürürlerse, 5-10 yıl sonra gelecekleri nokta, fotoğrafta çok önemli bir nokta olacak. Bunun bir örneğini, 17 Ağustos Depremi’nden sonra deprem bölgesine kurduğumuz atölyelerde yaşadık. İzmit’te Şirintepe’deki 99 yılında fotoğraf öğrettiğimiz çocuklar, şimdi artık genç insanlar ve 9 tanesi çok iyi fotoğrafçılar oldular. Profesyonel makinelerle çalışıyorlar, İzmit belgeseli çekiyorlar. Çünkü çok iyi bir yaşta, algılarının çok temiz olduğu, gözlerinin kirlenmediği bir noktada başladılar.
İtiraf edeyim, şaşırtıcı bir şekilde benim belki de 20 yıldır özgün fotoğrafımı oluşturmakta zorlandığım bir düzeye, onlar birkaç yıl içinde kendi özgünlükleriyle gelmeyi başardılar. Bu eğitim aşamasının sonunda ulaşmaya çalıştığımız bir akademik hedefimiz var: Türkiye’nin ilk fotoğraf akademisini kurma yönünde çalışıyoruz. Şimdilik müfredat ve içerik çalışmaları yapıyoruz, yurt dışındaki fotoğrafçılık okullarının örneklerini inceleyerek neler yapılabileceği, neler uyarlanabileceği üzerinde çalışıyoruz.
Sizin fotoğrafçılık hikâyeniz nasıl başladı?
Keyifle söyleyebilirim; hayatımda yaptığım en iyi tercihlerden biri. Hemen herkes yaptığı işten zaman zaman pişmanlık duyar ve vazgeçmek ister belki. Bazen ben de bunları yaşıyorum ama tutkuyla çalışıyorum. Hâlâ memnunum, doğru seçimi yaptığımı düşünüyorum. Çünkü fotoğraf makinesi aracılığıyla yaşadığım hayatla ilişki kurmak iyi bir şey. Bu seçimi İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde yaptım. Buraya daha lisede başlayan bir gazetecilik hevesiyle girdim. Gazeteci olmak isteyince de köşe yazarı olmak istersiniz, daha aşağısı kurtarmaz sizi genellikle. Pilot olmayı istemek gibi.
O zamanlar, Uğur Mumcu bir idoldü. Sonra bir gün bir basın fotoğrafçılığı dersinde, Milliyet Gazetesi’nde basın fotoğrafçısı olan hocamız Özdemir Gürsoy, bize bir saydam gösterisi sundu. Kendi çektiği fotoğrafları gösterdi. Zonguldak’ta Kozlu Faciası’nda çektiği cenaze töreni fotoğrafları. Gördüğümde çok güçlü bir anlatım fark ettim. Dersin bitiminde hocanın yanına gittim ve “Ben fotoğrafçı olmak istiyorum, ne yapabilirim?” dedim. O da “Gel benim yanımda yap” dedi. Biz de üç kişi Özdemir Hoca’nın yanına gittik geldik. “O nedir? Bu nedir?” diye soruyorduk. O bakıyor, değerlendiriyordu. Derken, okul sürerken gazete ve dergilerde çalışmaya başladık. Sonrası basın fotoğrafçılığından başlayan bir süreç oldu. Bunun yanı sıra, kendimi ifade etmenin de yollarını aramaya çalıştım. Bunu da az sayıda sergi, çok sayıda saydam gösterisi yaparak gerçekleştirdim.
#yenisayfa#
Bu süreçte sizi en çok etkileyen fotoğrafçılar kimler oldu?
Dönem dönem etkilendiğim, çok sevdiğim, çok önemsediğim fotoğrafçılar oldu. Bizim kuşak için Sebastio Salgado çok önemli bir isimdir. Robert Cappa hikâyesi ile fikir açıcı, yüreklendiricidir ama hüzün verir. Bıraktığı işler itibariyle ulaşılması çok uzak gözüken hedeflerden bir tanesidir. Savdek farklı bir tarzın uygulayıcısı olarak çok etkileyicidir, zamanında kafamı çok kurcalamıştır yaptığı işler. Özellikle Doğu Bloğu'ndan bir insan olarak ürettiği işlerdeki incelik ilginç. Almanya’da İkinci Dünya Savaşı öncesinde gelişen bir takım süreçler var, Moholy-Nagy, Man Ray gibi sanatçılar. O süreç bizi biraz daha deneyselliğe, daha araştırmacı yaklaşımlara itiyor. Onlara bakarken birdenbire '70 ve '80’lerde kendi topraklarında Şahin Kaygun diye bir öncü fotoğrafçı olduğunu keşfediyorsun. Onun fotoğrafını anlamaya çalışma heyecanı yaşıyorsun...
Siz neleri fotoğraflamayı seviyorsunuz?
Ben gece fotoğrafları çekmeyi çok seviyorum. Ayrıca kurgulamayı, oyunculu fotoğraf çekmeyi çok seviyorum. Buna çok az zaman buluyorum ama yaptığım ve çok keyif aldığım bir iki iş var. Göç teması üstüne çalışıyorum. Belgesel olarak göçü çekmiyorum da, göç çağrışımlı fotoğraflar çekiyorum. Yaşamla ölüm arasındaki ilişkiyi siyah beyaz fotoğrafta uzaklaşma-yakınlaşma yöntemleriyle aramaya çalışıyorum. Bunun gibi üç dört iş var uğraştığım. Bunlar kurgulu, oyunlu çalışmalar ama kafamdakini anlatmada bana yardımcı olduğu için sevdiğim bir tarz. Gezi fotoğrafının da ayrı bir zevki var. Çok dinlendirici, iletişimi güçlendiren, dış dünyaya çok açık; diğerlerinin aksine dış dünyayla iletişimi çok güçlendiren çalışmalar.